ULUSLARARASI İLİŞGİLER, BALKANLAR VE TÜRKİYENİN YAKLAŞIMI

Müəllif: , Dərc edilib: saat 04:07 / 28 March, 2010; Şərh yoxdur   | Oxunma sayı: 47

Avrupa kıtasının güneydoğusunu oluşturan topraklara Balkanlar ya da Balkan Yarımadası denir. Bu bölge Avrupa kıtasının en yoksul ve geri kalmış yerlerinden birisidir. Bu sebepten günümüzde sanki kıta Avrupasının dışında bir yer olarak algılanmaktadır. Balkanlar, adını bölgede bulunan Balkan dağlarından alır. Balkan adı, 19. yüzyıl başlarından beri kullanılagelmekte ve “sık ormanlarla kaplı sıradağ ya da çalılıklarla kaplı engebeli arazi” anlamlarına gelmektedir. Balkanlar, aynı zamanda Güneydoğu Avrupa olarak da adlandırılır.

Yarımadanın doğusunda Adalar (Ege) Denizi, Marmara Denizi, Karadeniz, güneyinde Akdeniz ve batısında Adriyatik Denizi vardır. Kuzeyden Tuna nehri ve onun kolu olan Sava ırmağı esas alınmaktadır. Osmanlı dönemi sınırlama ise Avrupa’daki Hıristiyan dünyası ile çizilen sınırdır ki bu da 1 milyon km2 yi bulmaktadır. Balkan adının Türkçe bir kelime olduğu ve bu adın Türkler tarafından verildiği göz önünde tutulursa, son görüş en geçerli bir ayrım olarak kabul edilir.

Balkan yarımadasının dikkat çekici ilk özelliği, dağlık oluşudur. Balkan yarımadasının hemen her yerinde dağlara rastlamak mümkündür. Dinar dağları, Karpatlar, Balkanblar ve Rodoplar olmak üzere dört ana dağ kütlesinde bahsetmek mümkündür.

Avrupa’nın beş büyük yarımadasından bir olan Balkanlar; Avrupa, Akdeniz ve Ortadoğu siyasetinde etkin olma imkanı sağlayan, Avrupa’nın diğer bölgelerine geçit imkanı tanıyan, Asya kıtasının bitişiğinde ve Afrika kıtasına da yakın olan jeopolitik konumu nedeniyle büyük güçlerin rekabet ve mücadele alanı olmuştur.

1361 yılında Edirne’nin alınmasıyla 14. yy. ‘dan 20. yy.’a kadar – neredeyse 600 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalan bu bölge, 1912-13 Balkan Savaşları ile Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünde son aşama olmasının yanı sıra, I. ve II. Dünya Savaşları’na da sahne olmuştur.

Balkanlar güneybatıda Adriyatik Denizi, güneyde Akdeniz, güneydoğuda Marmara ve Karadeniz ile çevrili bir yarımadadır. Coğrafyanın adını oluşturan “Balkan” kelimesi Türkçe olup “sarp ve ormanlık sıradağ; sazlık” anlamına gelmektedir. Bölgede başlıca beş etnik grup bulunmaktadır: Arnavutluk, Yunanlılar, Bulgarlar, Slavlar (Sırp, Hırvat, Sloven ve Karadağ) ve Türkler.

Tarihsel arka plana baktığımızda kitlesel savaşa giden fitilin ateşlendiği yer olarak Balkanları görmekteyiz. 1914′te başlayan I. Dünya Savaşı, 1919’da Avusturya ile Saint German, Almanya ile Versay, Buşgaristan ile Neuilly, Macaristan ile Trianon Antlaşması’nın imzalanması ile sona ermiştir. Osmanlı ile de Sevr Antlaşması imzalanmak istenmiş ancak Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından 24 Temmuz 1923′te Lozan Antlaşması’nın imzalanması ile sonuçlanmıştır. Savaş sonunda üç büyük imparatorluk (Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusyası ve Osmanlı Devleti) dünya sahnesinden çekilmiş yerini yeni kurulan devletler almıştır: Romanya, Yugoslavya, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye gibi…

Türkiye’nin Balkan meselelerine karşı tutumu Osmanlı mirası algısına dayanarak şekillenmiştir. Balkan topraklarında yaşayan Türklerin varlığı ile birlikte komşu ülkelerle sorun yaşamama olarak şekillenen dış politika perspektifi, Türkiye’nin Balkan sorunları karşısında aktif rol üstlenmesini de beraberinde getirmiştir.

Ortak tarih bilincinin yarattığı algı, Tük toplumunda da karşılığını bulmuş ve kamuoyu gerek Bosna-Hersek gerekse Kosova’da yaşanan krizler karşısında duyarsız kalmamıştır. Türkiye’nin yaşanan krizler karşısında takındığı tavır, kuvvet kullanmak yerine diplomatik açıdan sorunların çözümüne katkıda bulunmak olmuştur. Bosna-Hersek Savaşı’na Türk kamuoyu ve karar alıcılar, yoğun ilgi göstermiş; Türkiye Cumhuriyeti savaşın sona ermesi hususunda aktif bir dış politika izlenmiştir. BM Antlaşması’nın 51. maddesi çerçevesinde Bosna-Hersek’e “meşru müdafaa hakkı” tanıyan bir tasarının hazırlanmasından BM kapsamında asker gönderecek ülkeler listesine eklenmesine kadar pek çok girişimde bulunulmuştur.

Kosova krizinde ise sorunun Yugoslavya’nın toprak bütünlüğü çerçevesinde çözülmesi öngörülürken; daha sonraları şiddetin boyut değiştirmesi ile Kosovalı Arnavutlarla paralel bir çizgi izlenmiştir. Türkiye, Kosova’ya müdahale amaçlı giden NATO uçaklarına hava alanlarının kullandırılmasının yanı sıra KFOR’ a bin kişilik bir birlikle katkıda bulunmuştur.

Genel olarak Türkiye’ nin Balkan politikasındaki eğilimleri Batılı ülkeler ile ortak bir tutum çerçevesinde hareket etme, Balkanlardaki müttefikleri ile Türk kamuoyunun beklentileri karşısında bir orta yol bulma çabası içinde olma şeklinde özetlenebilir.

Son yıllarda Balkanlar’da bazı ülkelerin sınırları ve yönetim şekilleri değişmiş, yeni anlaşmalar yapılmış, yeni stratejik-ekonomik ortaklıklar kurulmuştur. Bu önemli değişimler, Balkan ülkelerinde yaşayan Müslüman-Türk azınlıkları derinden etkilemiş, kimi ülkelerde bu halkların varlığını tehlikeye düşürmüş, onları korkunç “etnik temizlik” girişimlerinin hedefi haline getirmiştir. Bosna-Hersekli Müslümanların ve Kosovalı Arnavutların maruz kaldıkları radikal Sırp saldırganlığı, bu trajedilerin en büyük iki örneğidir.

Son dönemde meydana gelen değişimlerin önemli bir yansıması olarak, Türkiye’nin, Balkan ülkeleriyle ilişkilerinin geleneksel yapısı da değişime uğramıştır. Bu ülkelerin son yıllarda yaşadığı değişimi ve Müslüman-Türk azınlıkların durumunu yakından incelemek, konuyu daha iyi kavramamıza imkan verecektir.

Türkiye, kanlı savaşın ardından parçalanmış Yugoslavya topraklarında, yeniden barış ve huzurun hakim olmasını dilemektedir. Bölgede yaşayan toplumlar arasında birtakım gerginlikler hissedilse de, hem dış baskılar, hem bilinçli kişilerin iş başında olması, hem de yaşanan felaketten alınan dersler, bu gerginliğin ön plana çıkmasına engel olmaktadır. Özellikle bu yeni cumhuriyetlerin bir kısmının yakın gelecekte AB’ye katılacak olmaları, aşırı milliyetçiliği ve düşmanlıkları ikinci plana itmektedir. Bütün bu olumlu şartlara rağmen bölgenin bir barut fıçısına dönmesi o kadar uzak bir ihtimal değildir. Türkiye’nin bu tehlikeye karşı sürekli olarak gerginlikleri yatıştırıcı bir politika izlemeye devam etmesi, çok isabetli olacaktır.

Kosova’da yaşayan Müslüman-Türk nüfus, Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin ardından yalnız ve korumasız kalmıştır. Balkan Savaşları, I. ve II. Dünya Savaşı, komünist yönetim, Yugoslav iç savaşı gibi büyük felaketler atlatan dindaş ve soydaşlarımız, bugüne kadar tüm güçleriyle hayatta kalmayı ve bulundukları bölgenin politik, sosyal ve kültürel hayatında etkili olmayı başarmışlardır.

Savaş sonrası dönemde, özellikle de Miloseviç’in devrilmesiyle, Türkiye’nin Sırbistan’la ilişkilerinde gelişmeler olmuş, yeni hükümetle birlikte karşılıklı ilişkilerde çeşitli ilerlemeler sağlanmıştır. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni oluşturan Sırbistan ve Karadağ Cumhuriyetlerinin, eşit iki üye devlet olarak ortaklık temelinde yeni bir yapı ve yeni bir birlik oluşturma süreci, 14 Mart 2002 tarihinde Belgrad’da imzalanan anlaşma uyarınca başlatılmıştır. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, Federal Parlamento’da 4 Şubat 2003 tarihinde kabul edilen Anayasal Şart çerçevesinde “Sırbistan ve Karadağ” adını almış ve eşit iki üye devletin ortaklığına dayanan bir devlet birliği kurarak yeniden yapılanma sürecine girmiştir.

Bu pozitif gelişme, bölgenin barışına da büyük bir katkıda bulunmuştur. Türkiye, Balkanlar’da önemli bir unsur olan Sırbistan’la olan sorunlarının büyük bir kısmını halletmiş, geri kalan sorunlar ise müzakereler yoluyla çözüm aşamasına girmiştir. Özellikle bölgede yaşayan Müslüman-Türk nüfusun sorunlarıyla ilgili olarak Türkiye’nin yaptığı girişimler başarıyla sonuçlanmıştır. Bundan sonraki dönemde de, Türkiye’nin Sırbistan ve Karadağ ile olan ilişkilerini güçlendirmesi hem Balkanlar’da huzur ve güven ortamının doğmasına katkıda bulunacak hem de Müslüman-Türk nüfusun haklarının savunulmasında güçlü bir imkan elde edilecektir.

Kosova konusunda Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1244 sayılı kararının eksiksiz uygulanmasına destek vermekte, KFOR, UNMIK ve AGİT Misyonu’na asker, polis ve uzmanlar sağlayarak Kosova’nın güvenlik ve istikrarına katkıda bulunmaktadır. Türkiye, bölgeyle yüzyıllardır süregelen tarihi ve kültürel bağları dolayısıyla Kosova ile ilgili gelişmeleri yakından takip etmektedir. Müslüman Arnavutların ve Türk azınlığın, kazanılmış haklarının korunmasına ve Kosova’nın siyasi ve idari yapılarında adil ve hakça temsiline büyük önem verilmektedir. Kosova’da yaşayan ve Türkiye’de çok sayıda akrabası olan Türkler, bir yandan politik ve ekonomik, diğer yandan da sosyal ve kültürel faaliyetlerini artırarak Sırbistan ve bölge ülkeleriyle Türkiye arasında bir dostluk köprüsü oluşturmalıdır.

Türkiye’nin gözü Kosova’da olmalı, bölgedeki Türkler’in bu yöndeki tüm faaliyetleri dostluk ve iyi komşuluk kuralları çerçevesinde desteklenmelidir. Kosova’da yaşayan Türkler’in en büyük sorunlarından biri ise işsizliktir. Türk iş adamları bu bölgeye yatırım yapmalı, bölgede bir Konsolosluk ve Türk Kültür Merkezi açılmalıdır. Kosova’da yaşayan halkın % 90′ı Müslümandır. Ancak halkın özellikle de çoğunluğu oluşturan Arnavut Müslümanların arasında İslam bilgisi ve kültürü daha da geliştirilmelidir. İslam ahlakının en güzel şekilde anlatılması ve yayılması, Kosova’da yaşayan Müslüman Arnavut ve Türkleri birleştiren önemli bir unsur olacaktır.

Balkan Yarımadası’nda 90’lar boyunca yaşananlar bir gerçeğin altını çizdi. Küreselleşme tarih boyunca her zaman olduğu gibi, yine akılcılıktan uzaklaşmayı teşvik ederken, dini, mili ve etnik kimliklerin kışkırtılmasına ve aynı zamanda farklılıkların derinleşmesine yol açıyor. Ayrıca dünyanın hiçbir yarısı diğer yarısını gözetmeyen istikrar içinde yaşayamayacağı gibi, dünya devletlerinin samimiyetleri de küreselleşme süreçlerinde etnik gerginlikler karşısında benimsedikleri tutum ile netlik kazanıyor.

Günümüz konjonktüründe hemen her alanda uzun yıllardır devam edegelen hareketliliğin de bir neticesi olarak Balkan toplumları siyasi, ekonomik ve kültürel alanda sorunlar yaşamakta; hem bölge içerisinde hem de Türkiye ve İslam ülkeleri ile irtibatlarının yeterli düzeyde olmaması bu sorunları pekiştirmektedir.

Uluslararası adalet mekanizmaları Balkanlardaki hak ihlallerini engelleme noktasında üzerine düşen görevi yerine getirememiştir. Olası yeni hak ihlallerinin önüne geçilmesi ve bölgede barışçı bir ortamın sağlanması için daha etkili politikalar izlenmesi gerekmektedir.

Balkan ülkelerindeki azınlıkların hak ve hürriyetleri meselesi gündeme getirilmeli, bu anlamda özel bir “Balkan Hukuk Platformu” oluşturulmalıdır.

Balkan ülkelerinde imar edilen binlerce vakıf eseri Osmanlı yönetimi sonrasında planlı bir şekilde yok edilmiştir. Ayakta kalan pek azı da asli vazifeleri dışında kullanılmakta ya da ilgisizlik nedeniyle yok olmaktadır. Bu kıymetli eserlerin bölgedeki Müslüman topluluklara iadeleri, imar ve ihyaları sağlanmalı; her bir coğrafyayla ilgili hukuki süreçler başlatılmalıdır. Bu konuda Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kültür Bakanlığı ve İKÖ inisiyatif almalıdır. Çok yakın bir gelecekte Balkanlardaki vakıf eserlerinin ele alınacağı ilmi bir toplantı düzenlenmelidir.

Balkanlarda özellikle son 130 senedir çoğu zaman açıktan devam edegelen baskıcı ve yok sayan uygulamalar sonucunda Müslüman toplumlar ait oldukları kültürel ve ahlaki değerleri yaşama hakkından yoksun bırakılmış ve değerleri gelecek nesillere aktaramamıştır. Balkan toplumları etkili sosyal gelişim projeleriyle karşı karşıya oldukları kültürel ve siyasi dejenerasyonla mücadelede yalnız bırakılmamalıdır.

Balkan ülkeleri çok sayıda etnik, dini ve kültürel topluluğa ev sahipliği yapmaktadır. Bu toplulukların barış içerisinde bir arada yaşayabilmeleri için ortak paydalar üzerinde durulmalı ve Müslüman halklar arasında anlaşmazlıkların giderilmesi için de “İstişare Kurulu” ihdas edilmelidir.

Balkanlarda kimlik ve değerlerin inşasında mevcut yanlı tarih aktarımı etkili olmaktadır. Oysa ki Balkan tarihinin Osmanlı tarihinden ayrı tutularak anlaşılması mümkün değildir. Balkan halkları arasında ortak bir dil ve aidiyet duygusu oluşturulmalıdır. Tarih yazımı yoluyla ortak tarihi hafızanın diriltilmesi ve yabancılaşmanın önüne geçilmesi elzemdir.

Balkan Müslümanlarına hizmet verecek diyanet müesseselerinin geliştirilmesi açısından Türkiye Diyaneti`nin tecrübesinden yararlanılmalı, süreli toplantılar ve sürekli bir iletişimle işbirliği içerisine girilmelidir. Müslüman halkları temsil eden dini liderler, belli bir liyakatte olmalıdır. Bu kişiler, Balkan Müslümanlarını temsil eden ehliyet sahibi dini kurumların müzakereleri ile belirlenmelidir.

Balkan ülkelerinin Türkiye ve İslam ülkeleri ile işbirliği arttırılmalıdır. İslam ülkelerinde periyodik toplantılar icra edilmeli, Türkiye ve İKÖ bu konuda öncü bir vazife görmelidir.

İşbirliği ve ortak çalışma merkezli ve STK esaslı bir “Balkan Forumu” oluşturulmalıdır.

İş adamlarının bir araya gelebileceği ortak platformlar yoluyla Balkan ülkeleri ile Türkiye ve İslam dünyası arasında ekonomik işbirliği arttırılmalıdır.

Balkan gençliği aile yapısındaki zayıflık, kimlik bunalımı, misyoner çalışmaları vb. sebepler sonucunda uyuşturucu, alkolizm gibi zararlı alışkanlıklar edinmekte, fuhuş batağına sürüklenmekte, dini ve milli kimliklerini hızla kaybetmektedirler. Bu durumun sebeplerine odaklanılarak gençlere yönelik müesseseler oluşturulmalıdır.

Gelecek nesillerin yetiştirilmesinde önemli rolü olan hanımlara yönelik faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları desteklenmelidir.

Bölgede ilahiyat fakülteleri ve İslam enstitüleri açılmalı, ortak araştırma müesseseleri kurulmalı, öğrenci değişim programları tesis edilmeli, gençleri buluşturabilecek uluslararası toplantılar düzenlenmelidir.

Bölgenin kültürel dokusuna uygun yayın yapacak kitle iletişim araçlarının sayısı arttırılarak, radyo, televizyon, dergi, kitap, gazete vb. neşriyat desteklenmeli ve ilgili alanlarda tercüme çalışmaları yapılmalıdır. Bölgedeki tüm gelişmeleri gün gün takip edecek bir “Balkan Takip Kurulu” oluşturulmalıdır.

Balkan halkları misyonerlerin bölgeyi yeniden Hristiyanlaştırma projelerinin hedefindedir. Yerli STK`lar misyonerlik çalışmalarına karşı desteklenmeli, bilimsel araştırmalar yapılmalı; sivil toplum kuruluşlarını ve diğer ilgili kurumları konu ile ilgili olarak yönlendirecek Müslüman entelektüellerden bir heyet oluşturulmalı; akademisyenleri, eğitimcileri, sivil toplum temsilcilerini bir araya getirecek bir sekreterya kurulmalı; Müslüman mütefekkirler, şairler, sanatçılar ve siyasetçiler desteklenmelidir.

Türkiye’nin Balkan Sorunlarına Yaklaşımı

Balkanlar’daki gelişmelerde söz sahibi olmak ve bölgedeki Türklerin koruyucusu olarak kabul edilmek.

Tarihsel Osmanlı mirası algısı: Balkanlardaki Türk ve Müslüman nüfusla ilgilenme zorunluluğu.

Balkan krizleri süresince Türk kamuoyunun artan ilgisi.

Kuvvet kullanımından kaçınma, ancak diplomatik açıdan “aktif politika” izleme.

Türkiye’nin Balkan Krizleri Karşısındaki Tutumu

Bosna Krizi: Diplomatik açıdan aktif politika izledi. Bosna’ya “meşru müdafaa hakkı” tanınması için tasarı hazırladı. Silah ambargosunun taraflara eşit uygulanmasını savundu. BM tarafından asker gönderilecek ülkeler listesine eklendi. Cumhurbaşkanı Özal’ın, Bosna Mitingi ve Bosna-Hersek ziyareti.

Kosova Krizi: Önceleri Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünü savunurken, artan şiddet karşısında Kosovalı Arnavutlar lehine tavır aldı.

-Yugoslavya’ya sert önlemler alınmasından yana olan ABD ile aynı doğrultudaydı.

-Balıkesir ve Bandırma havaalanları NATO savaş uçaklarına açıldı.

-1000 kişilik bir birlik ile KFOR’ a katıldı.

-Bağımsızlık ilanının ardından Kosova’yı tanıdığını açıkladı.

Dr. Ahmet Şahidov
Rusya Cumhurbaşkanı yanında Devlet Kulluğu Akademisi – Hukuk Bölümü

*** Bu bildiri 30 Mayıs – 06 Haziran 2010 tarihlerinde Kosovanın Prizren şehrinde keçirilecek “2. Uluslararası Balkanlarda Sosyal Bilimler Kongresi”nde sunulmak için yazılmışdır.

Bu yazını paylaşın:

Bölmə:
Teq:
Leave a Reply